Turkish News Agency - TNA - THA

Turkish News - Türk Haber Ajansı - Haberler

Wednesday, 12.02.2020, 12:53 PM (GMT)

Evdeki can kayıplarıKoca'ya soruldu

Evdeki can kayıpları Koca'ya soruldu figure > CHP Adıyaman Milletvekili Abdurrahman Tutdere, evde karantinada yaşamını yitiren koronavirüs hastalarını TBMM gündemine taşıdı. Verilen ilaçların “kalp hasarına” neden olduğu iddialarına dikkat çeken Tutdere, prospektüslerde bile “ilaç başlanmadan önce EKG kontrolü yapılmasının önerildiğini”, uygulamada ise risk durumunun gözetilmediğini savundu. Tutdere, “Konya’da 75 yaşındaki Arife Zihinli karantinanın 5. gününde evinde ölü bulundu. Kayseri’de 66 yaşındaki Kâmil A. karantinaya alınan evinde ölü bulundu. Düzce’de 60 yaşındaki Muhsin Tınaz, koronavirüs testi pozitif çıktığı için karantinaya alındığı evinde ölü bulundu. Gaziantep’te 10 gün önce korona testi negatif çıkmasına rağmen şüphe üzerine evinde karantinaya alınan 79 yaşındaki İsmail Donat ölü bulundu” dedi. Hidroksiklorokin’in Covid-19 tedavisinde yeri olmadığının bütün dünyada anlaşıldığını ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından da bu durumun kabul edildiğini kaydeden Tutdere, “Ülkemizde neden hâlâ ısrarla ve bilimsel gereklilikleri yerine getirilmeden kullanılmaktadır” diye sordu. Tutdere’nin Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya yönelttiği sorulardan bazıları şöyle: “Marttan bu yana evde karantinaya alınan kaç yurttaşımız hayatını kaybetmiştir? Evde veya hastanedeki ölümlerin, tedavi protokolündeki ilaçlarla bir ilgisi var mıdır? Evde karantinaya alınan Covid-19 pozitif hastalarına ilaç verilirken, prospektüste belirtilen EKG kontrolü şartı, kullandığı başka ilaçlar var ise bunlarla etkileşim yapabileceği hususlarında çalışma yapılmış mıdır?” Mustafa Çakır

CHP’den,ÇAYKUR yöneticiliği yapan Yüce’ye tepki

CHP’den, ÇAYKUR yöneticiliği yapan Yüce’ye tepki figure > CHP Sakarya İl Başkanı Ecevit Keleş, ÇAYKUR’u özelleştirmek için görevlendirildiği öne sürülen AKP’li Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem Yüce’ye sorumlu olduğu kentin sorunlarıyla ilgilenmesi çağrısı yaptı. Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Yüce’nin ÇAYKUR’daki yöneticilik görevini bırakmasını isteyen CHP’li Keleş, “Kendisinden ilk olarak beklentimiz, yurttaşlarımızın sağlığı için sürekli yaklaştığı dile getirilen büyük depreme dair Sakarya’da geniş çaplı kentsel dönüşümü başlatması” dedi. Sakarya’nın sanayi ve tarım kenti olduğunu kaydeden Keleş, “Bu özellikleriyle pek çok sorumluluğu da yanında getiriyor. Şehrimizde halledilmesi gereken çok fazla eksiklik var. Bunları her seferinde dile getiriyoruz ancak Sayın Yüce, çalışmalarına Rize’de ÇAYKUR’un toplantılarında devam ediyor. Yetişmiş birçok ziraat mühendisimiz varken, kendisinin bu göreve devam etmesi doğru değil. Belki ÇAYKUR’daki görevini devrederse, firma kâr etmeye başlar. Belediye Başkanı’nın ÇAYKUR’la bir işi olmamalı. Omuzlarında Sakarya şehrinin sorumluluğu mevcut” diye konuştu.‘CUMHURBAŞKANI İSTİYOR’Yüce’nin kendisine de makam seçimi yapması talebinde bulunduklarını anlatan Keleş, “Ekrem Yüce’nin yüzüne de bir makam seçmesi gerektiğini söyledik. Kendisi ÇAYKUR’u bırakamayacağını, Cumhurbaşkanı’nın kendisinden bu göreve devam etmesini çok istediğini ve kendisini başarılı bulduğunu söyledi. Sakarya’da bu kadar sorun varken sürekli Rize’ye gidip gelen bir belediye başkanından bahsediyoruz” dedi. Leyla Kılıç

Veli Saçılık, FETÖüyeliğinden ceza alan kaymakam Güntepe’ye hakaretten yargılanıyor

Veli Saçılık, FETÖ üyeliğinden ceza alan kaymakam Güntepe’ye hakaretten yargılanıyor figure > FETÖ imamıyla 33 kez görüşen, örgüt üyeliğinden 6 yıl 3 ay ceza alan eski kaymakam Kadir Güntepe, kendisine FETÖ’cü diyen Veli Saçılık’tan şikâyetçi oldu. Savcılık, “Güntepe’nin cezası kesinleşmedi” diyerek Saçılık’a “hakaret” davası açtı. Güntepe’nin yargılandığı davada itirafçı olarak etkin pişmanlıktan yararlandığını belirten Saçılık, “Bana dava açan savcıyı HSK’ye şikâyet edeceğim. Savcının, Güntepe ve FETÖ’yle ilişkisi olup olmadığı araştırılsın” dedi. FETÖ’nün “Kaymakamlar imamı” bağlantılı olduğu belirlenen ve örgüt üyeliğinden hapis cezası alan eski Beytüşşebap Kaymakamı Kadir Güntepe, KHK ile işine son verilen Veli Saçılık’tan sosyal medya paylaşımları nedeniyle “FETÖ’ye hedef gösterdi” gerekçesiyle şikâyetçi oldu. Savcılık, Güntepe’ye “FETÖ’cü” diyen Saçılık hakkında “alenen hakaret” suçlamasıyla dava açtı. Saçılık, “Savcı hakkında Hâkim Savcılar Kurulu’na (HSK) şikâyette bulunacağım. Savcının, Kadir Güntepe ve FETÖ ile bir ilişkisinin olup olmadığının araştırılmasını isteyeceğim” dedi. Eski Beytüşşebap Kaymakamı Kadir Güntepe, 17 Ocak 2017’de “FETÖ’cü mülki amirler” soruşturmasında gözaltına alınarak tutuklandı. FETÖ’nün “kaymakamlar imamı” Hüseyin Özyurt ile 33 kez görüştüğü belirlenen Kadir Güntepe, yargılandığı Gaziantep 9. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Tahliye olduktan sonra Twitter’dan paylaşımlarda bulunan Güntepe’ye yanıt veren Saçılık, “Bak Kadir, insan biraz utanır, susar. Sen tutuklandığın davada itirafçı olduktan sonra tahliye olmadın mı? Adını verdiğin 6 meslektaşını tutuklatmadın mı? ‘Terör örgütü mensubuyum’ deyip etkin pişmanlıktan yararlanmadın mı? Ayrıca görev başında Kürt vatandaşlara karşı insanlık suçu işledin” ifadelerini kullandı. Güntepe’nin bu ifadelerin ardından “terör örgütüne hedef göstermek”, “hakaret” suçlamasıyla şikâyetçi olduğu Saçılık hakkında Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iddianame düzenlendi. İddianamede, “Her ne kadar müştekinin terör örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle hakkında mahkûmiyet kararı verildiği görülmüşse de bu kararın henüz kesinleşmediğinin, istinaf aşamasında olduğunun görüldüğü, şüphelinin Twitter isimli sosyal medya hesabı üzerinden herkese açık bir şekilde müştekinin terör örgütü üyesi olduğu şeklinde yorum yaparak üzerine atılı alenen hakaret suçunu işlediğine dair yeterli deliller mevcuttur” ifadelerine yer verildi.‘HSK’YE BAŞVURACAĞIM’Davaya tepki gösteren Saçılık, Güntepe’nin “beni FETÖ’ye hedef gösteriyor” diyerek kendisi hakkında şikâyette bulunduğunu belirterek, “Kendisi Fethullahçı ama böyle bir şey yapmış. Cezaevinden çıktıktan sonra solculara laf ediyordu. Ben de tweet atınca şikâyet etmiş. Dava açmış. Herhalde arkadaşı olan bir başka savcı tarafından dava açıldı. Karşı taraf cezasını almış ama söylediğim suç sayılıyor. Söylediğimde bir şey yok. Savcı hakkında HSK’ye şikâyette bulunacağım. Savcının Kadir Güntepe ve FETÖ ile bir ilişkisinin olup olmadığının araştırılmasını isteyeceğim” dedi. Saçılık, AKP’ye biat etmediği için hakkında davalar açıldığını belirterek “Geçen günlerde hesabıma el konuldu. Bunun nedeni işimi istediğim için, başka bir şey için değil. İşimi istediğim için hem dava açıyorlar hem haciz koyuyorlar. Zaten aracımı almışlardı. Engelli maaşım dahil bütün paraya el koydular. Ben geri adım atmayacağım” dedi. Zehra Özdilek

Eğitim-Senüyesiöğretmene, sosyal medya paylaşımlarından ceza

Eğitim-Sen üyesi öğretmene, sosyal medya paylaşımlarından ceza figure > Polise yapılan ihbarla, kendisine ait olmayan sosyal medya paylaşımları yüzünden 3 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılan ve açığa alınan öğretmen Rahmetullah Öral çaresizlik içinde görevine iade edileceği günü bekliyor. Öral, “Bunlar benim başıma neden geliyor? Çünkü ben Eğitim-Sen üyesiyim ve muhalif bir insanım” diyor. Eski Eğitim-Sen İstanbul 5 No’lu Şube yöneticisi, 34 yaşındaki rehberlik öğretmeni Rahmetullah Öral şu an mesleğini yapamıyor. Her şey 1.5 yıl önce, 155 polis İmdat Hattı’na yapılan bir ihbarla başladı. Arayan kişi; TOKİ Kartal Soğanlık Ortaokulu’nda görev yapan Öral’ın sosyal medya hesaplarında FETÖ, PKK ve YPG hakkında paylaşımlar yaptığını öne sürdü, Öral’ın Gezi direnişine ve FETÖ’nün sohbetlerine katıldığını, profil fotoğrafında ise bir eylemde çekilmiş fotoğrafının olduğunu söyledi./Archive/2020/11/23/020933201-indir-2.jpg3 YIL 4 AY CEZA ALDISosyal medya hesabının şifresinin çalındığını ve paylaşımları kendisinin yapmadığını söyleyen Öral’ın söz konusu fotoğrafı ise şube yöneticiliğini yaptığı Eğitim-Sen’in basın açıklamasında çekilmiş bir fotoğrafıydı. Öral, ihbarın ardından gözaltına alınarak bir gün sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Hakkında terör örgütü propogandası yaptığı iddiasıyla dava açılan Öral, savunmasında “İddianamedeki paylaşımlar bana ait değildir. Ben o paylaşımları ilk defa karakolda gördüm. 2016’da Facebook hesabımı telefondan kaldırdım ve bir daha kullanmadım. 10 yıllık devlet memuruyum. Herhangi bir terör örgütü ile bağlantım yoktur. Hesabımın kötü niyetli kişiler tarafından ele geçirildiğini düşünüyorum” dedi. Öral, İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmasında 3 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Hapis cezası kararının ertesi günü açığa alınan Öral, dosyayı istinaf mahkemesine taşıdı. Görevine dönebilmek için 1 yıldır hakkındaki kararın açıklanmasını bekleyen Öral, “Bütün yetkili mercilere gittim, herkes mahkemeyi beklememi söyledi. Fakat idari ve adli merciler bir türü karar vermiyor. Bu süreçte eksik maaş alıyorum. Bakmam gereken yaşlı, kronik hastalığı olan bir annem ve yaşlı bir babam var. Çalışamıyorum. Bir iftira söz konusu. Ben işimi geri istiyorum. Ne yapacağımı bilmez bir haldeyim. Bunlar benim başıma neden geliyor? Çünkü ben Eğitim- Sen üyesiyim ve muhalif bir insanım” dedi. Tuğba Özer

Küçük Irmak’ınölümünde iki hastane kusurlu

Küçük Irmak’ın ölümünde iki hastane kusurlu figure > Gaziosmanpaşa’da düşme sonucu karnına demir batan Irmak Eten (9) iki hastanede yapılan müdahalelere rağmen yaşamını yitirdi. Ailenin açtığı ‘ihmal’ davasında mahkeme Eten’in tedavi gördüğü iki hastaneyi de kusurlu bularak Sağlık Bakanlığı’nı tazminata mahkûm etti. 9 yaşındaki Irmak Eten, 29 Ekim 2014’te, evinde, korkuluk demirinin üstüne düşerek karın boşluğundan yaralandı. Gaziosmanpaşa Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne götürülen Eten, Bağcılar Eğitim Araştırma Hastanesi’ne sevk edildi. Acilen ameliyata alındı. Hastanede tedavisi süren çocuk, 13 Kasım’da yaşamını yitirdi. Doktorların ihmali olduğu iddiasıyla Bakırköy 22. Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. “Taksirle ölüme neden olma” suçundan yargılanan 7 doktor beraat etti. Kararda yer alan, “Zamanında tanı koyulabilseydi hastanın yaşayabileceği” ifadeleri üzerine acılı aile tazminat davası açtı. İstanbul 11. İdare Mahkemesi, Eten’in ölümünde iki hastanenin hizmet kusurunun olduğunu belirterek Sağlık Bakanlığı’nı tazminata mahkûm etti. Acılı aileye 100 bin TL manevi, 70 bin TL ise maddi tazminat ödenmesine karar verildi. Dosya Bölge İdare Mahkemesi 7. İdare Dava Dairesi’ne gitti. Daire Eten’in ölümüne ilişkin mahkemenin verdiği kararı onadı. Dosya şimdi Danıştay aşamasında. Seyhan Avşar

Etiyopya’daçatışmalarla birlikte insani kriz kaygılarıbüyüyor

Etiyopya’da çatışmalarla birlikte insani kriz kaygıları büyüyor figure > Etiyopya ordusunun ülkenin kuzey eyaletinde Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’ne karşı operasyonları sürüyor. Ordunun, eyalet başkenti Mekelle’yi kuşatma planları açıklanırken sivillere ilişkin kaygılar artıyor. Bölgedeki ateşten kaçan binlerce kişinin komşu Sudan ve Eritre’ye sığındığına dikkat çekiliyor. Birleşmiş Milletler insani kriz uyarısını yineledi. İki ülke arasında mülteci kamplarına uzanacak şekilde “insani koridor” açılması çağrısında bulundu. Etiyopya’nın geleceğini belirleyecek Tigray’daki mevcut krizin köklerini Etiyopya tarihinin derinlerinde aramak gerekiyor. Malum, İtalya’nın emperyal emellerine direnmeyi başarmış bir ülkedir Etiyopya. Çocukluğumuzda, ülke açlıktan kırılırken sarayındaki aslanlarını etlerle beslediğini okuduğumuz “Arslanlar Arslanı” lakaplı Haile Selasiye, bağımsızlık sonrası ulusal birliğin nimetlerinden hayli yararlanmış bir figürdü. Başlarda ülke içinde hassas bölgesel/etnik dengeyi sürdürme ihtiyacına uyum sağlamış olsa da sonuçta sert bir diktatöre dönüşmüştü.KİLİT BÖLGE TİGRAYBiliniyor; Etiyopya’yı 1974’ten 1987’ye kadar Sosyalist Etiyopya Geçici Askeri Hükümeti (Derg olarak da adlandırılır) yönetti. Marksist yönetim monarşiyi kaldırıp Selasiye’yi defetmiş, feodalizme savaş açmış, eğitim seferberliği yapmış bir yönetimdi. Ancak Eritre’nin bağımsızlık taleplerinin öncüsü Eritre Halk Kurtuluş Cephesi (EPLF) ile Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) birlikte Derg yönetimine karşı mücadele ettiler. Marksist yönetimin devrilmesinde bu Tigray bölgesi kilit önemdeydi. (Bu arada Derg, 1987’de resmi olarak devrilmesine rağmen, liderleri 1991 yılına kadar iktidarda kaldı).DÖNÜM NOKTASI SEÇİMİki örgüt de Derg’e karşı kurulan Etiyopya Halkının Devrimci Demokratik Cephesi’nin (EPRDF) bir parçasıydı. TPLF lideri Meles Zenawi, koalisyona liderlik etmiş ardından Başbakan olmuştu. Zenawi, Tigray’lılara yeni hükümetin güvenlik aygıtında, askeri komutasında geniş yer verdi. Yeni anayasa etnik federalizme dayanıyordu, yani her etnik bölgeye ayrılma hakkı verilmişti. 2005 seçimlerinde daha fazla demokrasi için atılan adımların kontrol edemeyecekleri güçleri serbest bırakabileceğini fark eden EPRDF liderliği, tutumunu değiştirerek son derece baskıcı bir mekanizmaya dönüştü. Muhalif politikacılar, insan hakları aktivistleri, bağımsız gazeteciler hapsedildi. Oromia ve Amhara arasındaki tarihi etnik çekişmeler, Amhara ve Tigray dahil bazı bölgelerarası arazi anlaşmazlıkları etnik milliyetçiliği, karşılıklı düşmanlığı kökleştirdi. Hıristiyan Ortodoks seçkinler ile büyüyen, ancak görece daha fakir olan Müslüman nüfus arasında da gerilim gittikçe arttı. Zelewi 2012’de öldüğünde, ülkenin güneyinden Tigray olmayan Hailemariam Desalegn’in başbakanlığa atanması, özellikle de Oromya’da ayaklanmalara yol açtı. EPRDF, Hailemariam’ın yerine hızla, Müslüman/Hıristiyan karışımı bir aileden gelen ilk Oromo olan Abiy Ahmed’i getirdi. Etiyopya’nın güvenlik aygıtının içinde yetişen biri olan Abiy, siyasi tutukluları serbest bıraktı ancak federal düzeyde etkili Tigraylı liderleri görevlerinden uzaklaştırdı. Sadece güvenlik hizmetlerinde değil, hükümetin her yerinde Tigraylılar kendilerini nüfuzlu pozisyonlardan uzak buldular. Bu tasfiye Tigraylılar arasında çıkarlarının federal düzeyde korunacağına dair güveni zayıflattı. Tigray siyasi liderliği ülkenin kuzeyindeki Tigray’a çekildi. Abiy, Covid-19 salgınının ortasında Ağustos 2020’de yapılması planlanan ülke çapındaki seçimleri süresiz olarak ertelediğinde, yalnızca Tigray bölgesi seçimleri belirlenen zamanda yaparak özerkliğini savundu. Etiyopya ordusunun çekirdeğini oluşturan Tigray askeri birimlerini de harekete geçirdiler.ABİY’İN KAYGISI...Abiy’e göre, Tigray bölgesi federal hükümete karşı gelebiliyorsa diğer bölgeler de gelebilir. Tigray’in diğer ayrılıkçı gruplarla bağlantıları olduğuna inanıyor Abiy. Bu nedenle Tigray üzerinde merkezi otoriteyi sağlamak zorunda. Tigray, son derece zorlu, hayli dağlık bir bölge. İnsanları sert, inatçı olarak biliniyor. Karayla çevrili olmasına, sadece 6 milyon nüfusuna karşın, 100 milyonluk Etiyopya’ya karşı Tigray’ı savunmakta kararlı bir halkı var. Abiy, hava gücü avantajına ve kuzeyde Eritre gibi bir müttefike sahip, ancak bu ülkedeki bir savaşın Yemen’deki gibi sonuçlanması ihtimali de var. Tigray -en azından henüz- ayrılık için savaşmıyor. Liderleri Etiyopya’nın dağılmasını değil, Tigray’ın merkezde saygın bir yere, bölgelerinde yeterli özerkliğe sahip olmasını istiyor. Hedefleri bağımsızlıktan çok rejim değişikliği gibi görünüyor. Çünkü artık Abiy’e güvenmiyorlar. Görünen o ki, Abiy, boyun eğmelerini beklediği Tigraylılarla, Tigraylılar da Abiy ile pazarlık yapmayacak. Bu nedenle uluslararası arabuluculuk sorunu çözecek gibi görünmüyor. Sonucu Etiyopya’nın başka bölgelerindeki benzeri gelişmeler ile Etiyopya’nın komşularının rolü/etkisi belirleyecek ayrıca. Ülkenin geleceğini çok etkileyecek bir sorundur bu. Yine de Etiyopya’nın dağılması pek olası değil. Bir şiddet dönemine gireceği kesin. Çözüm ne olabilir? Merkezde yeni bir hükümet sistemi ile bölgelerle ilişkilerin yeniden yapılandırılarak dengenin sağlanması. Olmasa ne olur? Yeni bir Yemen’le karşılaşırız. Olacağı bu. Mustafa K Erdemol

Doğu-İslam uygarlığıve felsefesi-1

Doğu-İslam uygarlığı ve felsefesi-1 figure > 8. ve 13. yüzyıllarda Doğu-İslam coğrafyası, insanlık tarihinin en ileri uygarlık birikimini temsil ettİ. UYGARLIK BİRİKİMİNİN MİRASÇILARIYDILAR“İki kez toplantılara katıldım ama üçüncüsüne gitmeye doğrusu çekindim. Niçin mi? İnanır mısınız, bulunduğum ilk toplantıda Sünni ve Sünni olmayan birçok mezhepten Müslümanın yanı sıra mümin olmayanlar, Mecusiler, materyalistler, tanrıtanımazlar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve her çeşit dinsiz bulunuyordu. Her mezhebin inandığı görüşlerini savunmak üzere seçilmiş bir sözcüsü vardı ve bu sözcülerden her biri salona girdiğinde herkes saygıyla ayağa kalkıyor ve o yerine oturmadan kimse oturmuyordu. Aradan kısa bir zaman geçtikten sonra salon neredeyse tıka basa dolmuştu. Dinsizlerden biri söz aldı ve ‘Burada bilimsel konuları tartışmak üzere toplanmış bulunuyoruz’ dedi. ‘Herkes önkoşulumuzu biliyor, siz ey Müslümanlar! Kendi kitabınızdan alınmış ya da peygamberinizin sözlerine dayanan hiçbir kanıtla bize karşı savunma yapamazsınız; çünkü biz, ne sizin kitabınıza ne de peygamberinize inanıyoruz; buradaki herkes de sadece insan aklına ve mantığına uygun kanıtlara başvurabilir’ diye ekledi. Bu sözler, genel bir alkışla onaylandı. Bu ve benzeri sözleri duyduktan sonra böyle toplantılara neden katılmak istemediğimi artık anlarsınız. Arkadaşların ısrarı üzerine dayanamadım başka bir toplantıya daha gittim, gene aynı skandalla karşılaştım”. (Juan Vernet, Die spanisch-arabische Kultur in Orient und Okzident, Artemis Verlag, Zürich, 1984, s.18/19.) Yukarıdaki alıntı, 10. yüzyılın başlarında Bağdat’ı ziyaret eden Endülüslü bir din adamına aittir. Söz konusu bir din adamının doğrudan gözlemleri, o yıllarda Doğu-İslam coğrafyasının başkentlerine egemen olan siyasal ve kültürel iklimi yansıtması bakımından önemlidir. Bugün birçoğumuz, bunları tasavvur etmekte zorlanırız. Neticede bu gözlem tarihsel bir olgudur ve bu kültürel iklimin nedeni de çok basittir: 8-13. yüzyıllarda Doğu-İslam coğrafyası, insanlık tarihinin en ileri uygarlık birikimini temsil etmekteydi. Bugünse şöyle bir etrafımıza baktığımızda gördüklerimizden dolayı derin bir hayal kırıklığı yaşarız. Bir dönem insanlık tarihine yön veren uygarlık birikiminin mirasçılarının içinde yaşadığımız ve çevremizi saran Müslüman toplumlar olmalarına şaşıp kalıyoruz...Dinlerin insan zihnindeki kökleri, alet Kuşkusuz felsefe, evrenin nasıl başladığını merak eder ve sorgular. gider. Hatta şunu bile ileri sürebiliriz: yapmayla başlayan insanlaşma İnsanoğlu bir bakıma tanrı fikrini sürecinin ilk anlarına kadar keşfederek insanlaştı.Ne yazık ki son 20 yılda AKP tarafından dayatılan dincileştirme programı, hurafeleri günlük hayatının bir parçası haline getiren geniş bir insan kitlesi yaratmakla kalmadı, aynı zamanda Cumhuriyetle kurduğumuz çağdaş toplumdan da eser bırakmadı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın verdiği rakamlara göre 2017-2018 yılları arasında yasal Kuran kurslarına giden çocukların sayısı 4 milyon civarındadır. Yüz binlerce yetişkin insan ve onların üzerinden çocukları, tevekkül kültürüyle yetiştirilerek tarikat ve cemaatlerin müridi haline getirilmiştir. Dolayısıyla bu durum bize, Türkiye’nin ilerici ve çağdaş yurttaşlarına, Cumhuriyetin devrimci birikimini savunmak için yeni görevler yüklemektedir. Batıl inanç ve hurafelerle desteklenmiş bir dincileşmenin her yana yayıldığı günümüzde geniş kitleleri aydınlatma faaliyeti bir kat daha önem kazanmıştır. Bizimle birçok konuda aynı düşünen bir mahalleye sürekli eski ezberleri tekrar etmek yerine, dinciliğin pençesinde kıvranan yığınları bilgiye ve sağlam argümanlara dayanan yeni bir aydınlanma hamlesiyle kazanmak kaçınılmaz olmuştur. Günümüzde artık İslam tarihini, Doğu-İslam uygarlığının tarihsel birikimini, felsefesini ve bize bıraktığı ilerici değerlerini bilmeden ilerlemek de mümkün değildir. Nasıl ki hümanist değerleri esas alan bir toplum kurmak için Avrupa’nın ve özellikle de Aydınlanma döneminin düşünsel birikimini -ki bunun başında sol-sosyalist kuram gelir- bilmek gerekiyorsa, aynı şekilde hem Cumhuriyet döneminin ideolojisi olan Kemalizmi hem de Doğu-İslam uygarlığının düşünsel mirasını bilmek gerekiyor. Dört gün sürecek olan bu yazı dizisinde 8.-13. yüzyıllar arasında insanlık tarihinin gelişimini belirleyen ve sonra Avrupa Rönesansı’nı derinden etkileyen Doğu-İslam uygarlığının düşünsel-felsefi birikimi, özlü bir şekilde aktarılacaktır. Her ne kadar Doğu-İslam uygarlığının temelleri Medine’de, Şam ve Bağdat’ta atılmışsa da fetih sürecinin hemen ardından İran, Mısır, Kuzey Afrika ve Endülüs, söz konusu uygarlığın taşıyıcı sütunları olmuşlardır.FELSEFE ANAVATANINA DÖNDÜArap Yarımadası’nda başlayan İslamlaşma süreci, 100 yıl gibi kısa bir sürede Çin Seddi’nden Fransa sınırlarına kadar geniş bir coğrafyayı etkisi altına almış; bağrında etnik, dini ve kültürel açıdan birbirinden farklı yüzlerce kavmi toplamıştı. Bir İslamlaşma hareketi olarak başlayan bu süreç, kısa bir süre sonra geniş bir coğrafyayı etkisi altına alan yeni bir “Rönesans” hamlesine dönüşmüştür. Nitekim 200 yıl sonra Farabi bu gelişmeyi “felsefe yeniden anavatanına döndü” diyerek ifade edecektir. Bu hamlede, kuşkusuz, Arap kavminin bir evladı olan Hz. Muhammed’in dışında, Türk kökenli filozof Farabi’nin, Fars kavmine mensup İbn Sina’nın, Hint-Fars kültüründen gelen bilim insanı Biruni’nin, büyük filozof İbn Rüşd’ün ve tarih kuramcısı İbn Haldun’un da katkıları vardır.DÜŞÜNSEL VE KÜLTÜREL MİRASBu dizide kullanılan “İslam uygarlığı” veya “Müslüman düşünür” ifadeleri, tahmin edileceği gibi İslam dinine vurgu yapmak için değil, bir şekilde İslam kültürüyle yoğrulmuş kavimlerin başarılarından bahsetmek için kullanılmaktadır. Kuşkusuz söz konusu uygarlık birikiminin yaratılmasında İslam dini önemli bir rol oynamıştır, ancak 9. yüzyıldan itibaren büyük bir gelişme kaydeden uygarlık birikiminin maddi-manevi temellerini birbirinden farklı kavimlerin ortak düşünsel ve kültürel mirası belirleyecektir. Bu dizi kapsamında yer yer İslam döneminde ortaya çıkan akılcı akımlardan, özellikle de Mutezile ve İhvan-ı Safa hareketinden bahsedileceği gibi felsefenin ortaya çıkmasına yol açan düşünsel ve ideolojik konulara da değinilecektir. Her ne kadar AKP iktidarı, toplumu dincileştirmek için yoğun bir çaba harcıyorsa da bunun yanı sıra bir başka güzel gelişme de şudur: Özellikle üniversiteli gençler arasında ve toplumun birçok katmanında İslamın ne olup olmadığına ilişkin yoğun bir araştırma ve tartışma başlamıştır. Bu araştırma süreci doğal olarak felsefeye olan ilgiyi de artırmıştır. Sağ ve muhafazakâr kesimden çok sayıda genç, felsefeye merak sarmış ve ilahiyatın ötesine geçerek Spinoza, Kant, Hegel, Nietzsche araştırmalarına yoğunlaşmışlardır. Bu sürecin dışında kalmak ya da tartışılan sorunlara ilgisiz davranmak önemli bir fırsatın kaçırılması demektir. Birçok insan, felsefenin ilahi ve dünyevi sorunlara akıl, şüphe ve sorgulama yöntemiyle yaklaşmasından hareketle onun din karşıtı olması gerektiği gibi bir yanılsama içindedir. Kuşkusuz felsefe, evrenin nasıl başladığını merak eder ve sorgular. Yine aynı şekilde toplum ve insandan kaynaklanan sorunları akıl-mantık temelinde sorgular ve deşer. Fakat meraktan kaynaklanan soruların en başında gelen, “Evren nasıl meydana geldi” ya da “Evrenin yaratıcısı var mıydı” sorusudur. Bu da bizi ister istemez felsefenin ve ilahiyatın ortak sorunlarıyla yüz yüze getirir. Milyarlarca insanın dini inanca sahip olmasını sadece ideolojik aldatmayla veya siyasal baskılarla açıklamak, insanlığın zihnini meşgul eden sorunlara yüzeysel yaklaşmak olur.Dinlerin insan zihnindeki kökleri, alet yapmayla başlayan insanlaşma sürecinin ilk anlarına kadar gider. Hatta şunu bile ileri sürebiliriz: İnsanoğlu bir bakıma tanrı fikrini keşfederek insanlaştı. Zihinlerde yaratılan mükemmel varlık (Tanrı), sadece korkunun değil, aynı zamanda ve özellikle gündelik hayattaki sevincin, bereketten kaynaklanan mutluluğun, doğal koşullardan özgürleşmenin getirdiği özgüvenin ve geleceğe ilişkin umudun eseriydi. Dünyanın neresinde üretim yapılmışsa orada doğayla boğuşulmuş ve dolayısıyla yardımlarını istemek için tanrılara da başvurulmuştur. Kuşkusuz tanrı fikri, zihinsel yabancılaşmanın bir ifadesidir fakat bu aynı zamanda yerleşik kültürün de inşa süreci değil midir?ÇEVİRİ HAREKETİ ÖNEMLİŞimdi yeniden Doğu-İslam uygarlığının temellerinin atıldığı 7. yüzyıl Ortadoğusu’na dönersek: İslamiyet, henüz Arap Yarımadası’nın sınırlarının ötesine taşma aşamasında, özellikle de Suriye ve İran’ın fethiyle birlikte, eski kavimlerin maddi ve kültürel mirasıyla; özellikle de Hint, Fars ve Yunan kavimlerinin düşünsel birikimiyle yüz yüze gelmişti. İslam devleti, Şam merkezli Emevi Hanedanı döneminde (661-750) sınırlarını Atlas Okyanusu’ndan Hint Okyanusu’na ve Mısır’dan Kafkasya’ya kadar genişletmişti. Suriye, İran, Hindistan ve Kuzey Afrika bölgelerinde yaşayan kavimler, İslam dininin taşıyıcısı olan Araplarla kaynaşmaya başlamıştı. Bu kaynaşmanın ilk ürünleri, gerçek anlamda, Abbasi Hanedanı’nın (750-1250) ilk iki yüzyılında ortaya çıkmaya başlamıştı. Bilim ve felsefenin temeli, hem Süryani rahip ve bilim adamlarının hem de FarsHint düşünürlerinin (İbn Mukaffa vb.) Yunancadan, Sanskritçe ve Pehlevi dilinden Arapçaya çevirdikleri eserlerle atılmaya başlanmıştı. Abbasi Halifesi el-Memun’un etkin desteğiyle başlayan çeviri hareketi -ki başlarında Arapların ilk filozofu el-Kindi (801-873) bulunuyordu-, 8. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar 80 civarında İran-Hint ve Yunan düşünürünün eserlerinin Arapçaya çevrilmesini sağlamıştı. Bir yönüyle Müslüman devletlerin çeviri faaliyeti, İslam felsefesinin de temellerinin atıldığı başlangıç noktasını oluşturmuştu.DAHA FAZLASIDüşünürlerimizden Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü başlıklı kitabında, sıçramanın eşiğinde olan kavim ve ulusların neden hemen çeviri faaliyetlerine giriştiklerini muazzam bir gerekçeyle açıklar. Ülken’e göre, eğer herhangi bir kavim veya ulus, yeni bir misyonla canlanmışsa (yeni bir ideolojik atılım veya devlet ve din kurma gibi) onlar, daha fazla gelişmek ve başarı kazanmak için geçmiş yüzyılların kültürel mirasına ve ürünlerine (bilim, felsefe, edebiyat, siyasi metinler) oldukça ilgi duyarlar. Bu süreçte, önce eskinin yazınsal eserleri çevrilerek yeni kuşaklara aktarılır ve sonra da gelecek kuşakların bu eserlerdeki fikirleri özümseme ve ardından da mevcut birikimin üzerine daha fazlasını koyma çabası başlar. Cumhuriyet döneminde Hasan Âli Yücel’in inisiyatifi ve etkin katılımıyla başlatılan çeviri hareketinin anlamı da buydu. Bunun nasıl olduğunu ve hangi süreçlerden geçerek yapıldığını anlamak için de Hilmi Ziya Ülken hocanın hem alanında çok önemli hem de neredeyse tek eser olan bu yapıtına başvurulmalıdır. Sadık Usta

MHP, bir veto unsuru olarak hareket ediyor

MHP, bir veto unsuru olarak hareket ediyor figure > Türkiye, Cumhurbaşkanı’nın dile getirdiği hukuk reformunun ardından şimdi de rotanın AB’ye çevrilmesini konuşuyor. Bülent Arınç’ın Kavala ve Demirtaş ile ilgili sözleri, ardından Erdoğan’ın “Kendimizi Avrupa’da görüyoruz” demesi “Biden etkisi mi” sorusunu akla getirince, Türk-Amerikan ilişkilerinde uzman, siyasal bilgiler uzmanı, Uluslararası Siyasal Bilimler Derneği’nin (IPSA) eski başkanı Emeritus Profesör İlter Turan’ın kapısını çaldık. Bu etkinin içeride hangi değişiklikleri beraberinde getireceğini de konuştuk. Turan'a göre: - Biden, özgürlükleri korumaya daha ağırlık veren ve bunu yapmayan ülkelere baskı uygulayacağını ilan eden bir tavır sergiledi. Israr eden yönetimler bundan memnun olmayabilir. - Türkiye’ye dönük demokratikleşme baskılarından söz ederken Biden’ın bu konularda AB ile aynı çizgide taleplerde bulunacağını, belki de birlikte hareket edeceğini unutmamalıyız.- Sayın Cumhurbaşkanımızın sözlerinde samimi olmasını gönülden temenni ederim. Eminim ki kendisi de yaşanan tecrübelerin ciddi bir inandırıcılık sorunu yarattığının idraki içindedir.- AKP- MHP ilişkilerinde, dış ilişkilerden bağımsız olarak bünyesel bir sorun giderek kendini belli ediyor.- MHP, sadece bir koalisyonun küçük ortağı olmakla kalmıyor, büyük ortağını gerekli görürse engelleyen, bazı şeyleri yapmasını da dikte eden bir veto unsuru olarak hareket ediyor.- Hiçbir konuda anlaşmak mecburiyetinde değilsiniz ama sistemin temel unsurları şekillendirilirken HDP de süreçte yer almalı. Partilerimizi bu cesaretten uzak buluyorum.- ABD’nin Kürt politikasında değişiklik beklememiz için sebep yok. Dolayısıyla Türk-Amerikan ilişkilerinde ABD’nin Kürt politikasının yarattığı olumsuzluklar devam edecektir.- ABD’nin 46. başkanı Joe Biden, Trump’ın tahrip ettiği uluslararası prestiji yeniden kazanabilir mi? Esas itibarıyla bu soruyu iki ayrı seviyede cevaplandırmak gerekiyor: Bunlardan birincisi, işbirliği seviyesi. Biden ABD’nin geleneksel müttefikleriyle ilişkilerini yeniden güçlendirebilir ve birlikte hareket etme kabiliyetini kazandırabilir. Fakat ikinci seviyede, güven seviyesinde iş çok zor. Amerikan siyasetinin cilveleri dolayısıyla Trump döneminde Amerika itimat edilebilir bir ortak olmaktan uzaklaştı. Böyle bir itimadın yeniden inşası sadece Biden’ın iyi niyetiyle gerçekleştirebileceği bir husus değil, çünkü dört yıl sonra Biden gidebilir, başka bir Trump gelebilir, hatta hakikisi geri dönebilir. Böyle düşünüldüğünde eski dostlukları, eski bağları inşa etmek pek kolay olmayacaktır. Kaldı ki bu dostlukların altında maddi çıkar ilişkileri de yatıyor. Amerika’nın ittifak ilişkileri geliştirdiği döneme göre dünya çok değişmiş, güç dağılımı farklılaşmıştır. Dolayısıyla maddi temellerin değişmesinden kaynaklanan bir ayrışma var, ki bu da eski durumun iadesini güçleştiren diğer bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.  - Amerikan iç siyasetinde otoriterleşme baş gösterdi. Trump uluslararası pek çok kurumla kavga etti… Biden, bunu çözecek bir ajandayla mı geliyor? Biden, seçim sırasında dahi Amerika’nın uluslararası camiada zedelediği bazı ilişkilerini düzelteceğini ve eskiden yaptığı bazı taahhütlere geri döneceğini ifade etti. Bu taahhütler arasında İklim Anlaşması’na tekrar katılmak, İran ile olan nükleer anlaşmayı yeniden canlandırmak, DSÖ’ye katkıda bulunmak vs. var, ama bunun ötesinde Trump’ın yıktığı ilişkilerin yerini başka ilişkiler almaya başladı ki bunları değiştirmekte güçlük çekecektir. En canlı örneği, Obama döneminde Pasifik ülkeleriyle yapılan iktisadi işbirliği anlaşmasıdır. Trump bu süreci sonlandırdı. Bir-iki hafta önce Çin, bu ülkelerin hepsiyle ticareti genişletmeyi amaçlayan bir anlaşma yaptı. Biden’ın “Gelin eski Trans-Pasifik anlaşmasını yeniden kuralım” demesi, mevcut gelişmeler sonrası imkânsızlaşmıştır. İlişkilerini iyileştirmeye, bağlantıları güçlendirmeye çalışabilir ama eskinin aynen iadesi mümkün değil. Şunu da göz önünde tutmak lazım: Trump bu işleri yaparken arkasında bir Amerikan kamuoyu bulunmaktaydı. Bu kamuoyu ülkelerinin uluslararası politikada bu kadar yoğun bir angajman içinde bulunmasını ve dış siyasete fazla kaynak tahsis etmesini isteksizlikle karşılıyor. Biden’ın bunu görmezden gelmesi mümkün değildir ama kamuoyunu Amerika’nın dünyanın lideri olması gerektiğine, bunun da Amerika’nın çıkarına olduğuna ikna etmeye çalışacaktır. Bir ölçüde başarı sağlayacağını da tahmin ederim.  - Seçim dönemi hiç de alışık olmadığımız şekilde cereyan etti. 31 Mart seçimimize benzetildi, hatta “Amerika küçük Türkiye oldu” diye espriler yapıldı, ama sonunda Türkiye’den farklı olarak son sözü yasalar söyledi ve hukuk galip geldi. Ne dersiniz? Popülist siyasi hareketler dünyanın hangi ülkesinde ortaya çıkarlarsa çıksınlar, benzer davranışlar sergiliyor. Bunların önemli vasfı kurulu düzene karşı çıkmak; kurulu düzenin yozlaşmış ve halkın çıkarlarını gözetmeyen bir yapı olduğunu savunarak onun yerini almaya çalışmak. Tabii, kurulu düzen dediğimiz zaman bunun içinde mevcut hukuk düzeni, ekonomik düzen ve demokratik düzen de bulunuyor. Popülist liderler, oy çoğunluğuna sahip oldukları düşüncesinden yola çıkarak hukukun, anayasaların, kurumların yapmak istediklerine izin vermemesine karşı çıkmakta, reddetmektedirler. Trump da bu çizgide hareket etti, Amerikan kurumlarını zorladı. Popülist liderlerin bir diğer özelliği de kendilerinin halk tarafından çok sevildiğine inanmalarıdır. Bir türlü seçim kaybedebileceklerine inanmazlar. Böyle bir durumla karşılaştıklarında ise ya halkın kandırıldığını ya da işin içinde bir hile olduğunu düşünürler. Bu kendi inandıkları bir açıklama ama başkalarını da bu zihni çerçeve içinde değerlendirirler. Trump, Amerikan kurumlarını çok zorladı, fakat bir popülist yönetimin bir ülkenin siyasi yapısını değiştirebilmesi için birkaç faktöre bakmak lazım: Bunlardan biri, bu kişinin yetkisi ne düzeydedir? Trump, oyların dağılımına bakacak olursanız çok büyük bir yetkiyle gelmedi. Ayrıca, Amerika’da federal bir sistem var. Federal hükümetin yetkileri, mesela Türkiye’yle karşılaştırıldığında, çok daha sınırlı. Bazı yetkiler federal hükümete aittir, bazı yetkiler ortak kullanılır. Başkan her şeye karışamıyor. - Dolayısıyla federal sistemin başkanı olan Trump’ın bütün sisteme hâkim olması mümkün değil, diyorsunuz.. Kesinlikle. İkinci husus, demokratik ve hukuk devleti kurumlarının ne derece yerleşik ve kurumsallaşmış olduğu. Burada da Amerika’daki demokrasi geleneğinin daha yerleşik, daha güçlü olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Trump’ın yaptıklarını birçok Cumhuriyetçi de kabul edilemez buluyor. Mesela Trump, Michigan seçim kurulundaki Cumhuriyetçi Parti üyelerini Beyaz Saray’a davet ederek bu eyaletteki seçim sonuçlarını değiştirme çabasını desteklemelerini istedi. Onlar, sonucu kabul ettiklerini söyleyerek baskıya rağmen boyun eğmediler. Bu da kurumların yerleşikliğine işaret ediyor. Tabii, bir de genel kamuoyuna da bakmak lazım. Onlar da demokrasi ve sonuçlarına alışık ve bunlarla barışık. Evet, Cumhuriyetçilerin içinde radikal bir unsur var, hatta birtakım adamlar silahlarını kuşanarak eyalet parlamentolarına girdiler ama bunlar sistemin temelini sarsacak güçte değiller.  - Gelelim asıl meseleye... Şu anda Türkiye açısından önemli soru ABD’nin Türkiye politikasının nasıl olacağı... Felaket senaryoları yazılıyor; katılır mısınız? Bir kere Trump ile ilişkimizin aşırı iyimserlikle değerlendirildiğini düşünüyorum. Evet, Trump’ın Cumhurbaşkanımızla olan iletişim kolaylığı belki Türkiye’nin istemediği bazı şeyleri engelledi... - Neydi bunlar? Halkbank’ın üzerindeki davanın geciktirilmesi, CAATSA dediğimiz anlaşmanın bazı maddelerinin uygulamaya geçirilmemesi, ama bakın neler oldu? F-35 satışı iptal edildi. ABD, Dedeağaç’ta askeri imkânlar elde ederek ve Suda Körfezi’ndekileri genişleterek Yunanistan’la savunma ilişkilerini güçlendirdi. Dışişleri Bakanı Pompeo, son ziyareti sırasında Türk yetkililerle görüşmeye bile yanaşmadı. Suriye’de göz göre göre YPG’yi destekliyor, Kuzeyden Akdeniz’e uzanabilecek bir Kürt koridoru açmak için kendine göre planlar uyguluyor. Doğu Akdeniz’de Kıbrıs ve Yunanistan ile beraber. Şimdi bunlar Trump zamanında oldu. Dolayısıyla Trump döneminde Türkiye- Amerika ilişkilerinin iyiye gittiğini söylememiz mümkün değil.  - Elbette ama Biden ile kopma noktasına gelir mi? Biden, baştan itibaren Amerikan dış politikasında demokrasiyi yaygınlaştırmaya, özgürlükleri korumaya daha ağırlık veren ve bunu yapmayan ülkelere baskı uygulayacağını ilan eden bir tavır sergiledi. Muhtemelen de bu çizgisini sürdürecektir. Otoriter kalmakta ısrar eden yönetimler bundan memnun olmayabilir.  - Biden yılın başında verdiği mülakatta Türkiye ile ilgili “Ne olursa olsun muhalefet desteklenmeli” dedi. Aslında okumaların birçoğu bu sözleri üzerinden yapılıyor. Hükümet bugünlerde “hak, hukuk, adalet”i dilinden düşürmüyor, reform mesajları veriyor. Bülent Arınç’ın Kavala, Demirtaş çıkışını da eklersek “Biden hazırlığı” yapılıyor diyebilir miyiz? Türk hükümetinin demokratikleşme programına ihtiyaç olduğu yönündeki beyanları, Biden’ın gelişine yönelik bir hazırlık olarak da yorumlanabilir, ancak Türkiye’nin zaten içinde duyulan ihtiyaçlar ve Türk siyasetinin şu anda vardığı tıkanma noktası birtakım açılımları gerektirmekteydi. Hükümetin ortağıyla geçinmekte karşılaştığı güçlükleri de hesaba katarsanız, belki diğer bazı partilerle daha barışık bir çizgiye gelebilmesi için değişikliklere hazır olması gerekiyor. Amerikan seçimi sonuçları bu konuların üzerine daha fazla eğilmenin baskısını yarattı. Biz Biden’dan bahsediyoruz, ama Türkiye’ye dönük demokratikleşme baskılarından söz ederken Biden’ın bu konularda AB ile aynı çizgide taleplerde bulunacağını, belki de birlikte hareket edeceğini unutmamalıyız. Burada Biden, “Muhalefeti destekleyelim” derken zannediyorum şu ya da bu partiyi kastetmiyor, muhalefetin demokratikleşme taleplerinin desteklenmesinden bahsediyor. Türkiye’nin demokratikleşmesini çoğumuz zaten arzuluyoruz.  - AKP 18 yıldır iktidarda... Açılım yaptığı dönemler oldu, sonra otoriterleşti ve sonra bugün yine, yeni bir rüzgâr… ABD Başkanı’yla değişen söylemi ne derece samimi bulunur? Bekleyip görmemiz lazım. Şu ana kadar Cumhurbaşkanı’nın izlediği politikalara baktığınızda, genellikle oldukça gerçekçi oldukları görülüyor. Güç mücadeleleri esnasında kendisinin görevde ve partisinin iktidarda kalması için ne yapılması gerekiyorsa, o yönde hareket etmek konusunda başarılı olmuştur. Şimdiki taleplere cevap vermediğinde zorda kalacağını düşündüğü müddetçe uyumlu yönde hareket etmesini bekleyebiliriz sanıyorum.- Bu dönüşte MHP ile de yolları ayrılır mı AKP’nin?AKP- MHP ilişkilerinde dış ilişkilerden bağımsız olarak bünyesel bir sorun giderek kendini belli ediyor. MHP, sadece bir koalisyonun küçük ortağı olmakla kalmıyor, büyük ortağının neler yapabileceğini belirleyen ve gerekli görürse engelleyen, bazı şeyleri yapmasını da dikte eden bir veto unsuru olarak hareket ediyor. Büyük ortağın bu ilişkiden sıkıntı duymaya başladığı değerlendirmeleri giderek daha sık yapılmaya başlandı. Yine de iktidarın yeni bir ortaklık oluşturabileceğinden emin olmadan mevcut ortağını terk etmekte aceleci davranmasını beklemek gerçekçi olmaz.- Hocam “Hükümetin diğer bazı partilerle daha barışık bir çizgiye gelebilmesi için değişikliklere hazır olması gerekiyor” dediniz. Ama Türkiye siyasetinde öngörülemezlik söz konusu. Hangi parti hangi partiyle görüşüyor, ittifakların geleceği, hükümetin ne yapmaya çalıştığı net değil. Bu tabloyu bir siyaset bilimci olarak okur musunuz?Toplumla siyaset bağlantısı Türkiye’de son derece zayıf. Siyasi partilerimiz, iktidar partisi başta olmak üzere, desteğini daha çok patronajla sağlamaya çalışıyor; birtakım kimseleri kamu kaynaklarından yararlandırarak, onların işlerini görerek, karşılığında onlardan siyasi destek ve oy istiyor. Bunun sonucunda partiler çeşitli ve şeffaflıktan uzak yöntemlerle varlıklarını sürdürmek, iktidara ortak olarak durumlarını güçlendirmek için mücadele ediyor. Bunu demokrasi eksikliğinin tezahürü olarak da değerlendirebiliriz. Yalnız bütün bu karışıklık içinde iyimser not düşmek istiyorum. Türkiye’de siyaset uzun süre Türk modernleşmesinin yarattığı zıtlıklar üzerinden yürütülmüştü. Modernleşmemiz sert bir laiklik unsuru içeriyordu ve iktisadi boyutu zayıftı. Siyaseti kültürde modernleşme yoluyla toplumu değiştirme yandaşlığı ve karşıtlığı şekillendirmişti. Dolayısıyla Türk siyaseti, olağan demokratik siyasetin odaklandığı iktisadi sorunların dışında daha çok sembolik sorunların egemen olduğu bir alan oluşturmuştu. Şu anda bu durum değişiyor. Siyasi saflaşma veya kamplaşma artık sadece modernleşme çizgisi üzerinden değil, daha çok uygulanan iktisat veya diğer kamu politikaları üzerinden yürütülüyor. Zannediyorum bu dönüşüm zamanla Türk siyasetinin demokratik ülkelerdeki olağan görünümüne kavuşmasına yardımcı olacaktır. Fakat, günümüzde tüm demokratik sistemlerde ortaya çıkan sorunlar var. Sadece bir örneğini vereyim: Demokratik ülkelerin hemen tümünde siyaset alanında parçalanmalar artıyor. Mesela parlamentolardaki partilerin sayıları yükseliyor, daha dar davaları kovalayan gruplar siyasette güçleniyorlar. Ve demokratik toplumlarda uzlaşma zeminleri zayıflamaya başlıyor. Bu bütün demokrasileri endişelendirmesi gereken çok sayıda soruna bir örnek. HDP ANAYASA ÇALIŞMALARI İÇİNDE YER ALMALI- Sanki 2012’de bütün partiler anayasa değişikliği için aynı masaya oturmamış gibi, bugün, hangi partinin HDP ile görüşüp anayasa taslağı üzerinde çalışma yapıp yapmadığı tartışılıyor. Sandalye sayısı bakımından Türkiye’nin üçüncü partisinden bahsediyoruz ama kimse yan yana gelmek istemiyor ya da geliyor, saklıyor... Bunu da konuşmalıyız...Bu, bizim siyasetimizin yeterince demokratikleşemediğinin bir tezahürü. Sistem sorunu ile her partinin gütmek istediği politikaları birbirinden ayırmak lazım. Siz HDP’nin güttüğü politikaları onaylamayabilirsiniz. HDP gibi bir partinin parlamentoda temsil edilmemesini dahi arzulayabilirsiniz. Bütün bunlar mümkündür ama bir anayasa dediğiniz zaman toplumdaki tüm ağırlıklı kesimlerin rızasını almak zorundasınız. Anayasanın hazırlanmasında ülkenin önemli oranda oy alan bir partisinin sürecin dışında tutulması mümkün değildir. Diğer hiçbir konuda anlaşmak mecburiyetinde değilsiniz ama sistemin temel unsurları şekillendirilirken bu partinin de süreçte yer alması lazım. Siyasi partilerimizi bu konuda cesaretten uzak buluyorum. HDP’nin anayasa çalışması içinde bulunmasının gerekçesi izah edildiğinde, kamuoyunun ikna edilebileceğini düşünüyorum- ABD’nin yeni döneminde Kürt politikasında nasıl davranmasını bekliyorsunuz?ABD’nin Kürt politikasında bir değişiklik beklememiz için sebep yok. Dolayısıyla Türk-Amerikan ilişkilerinde ABD’nin Kürt politikasının yarattığı olumsuzluklar devam edecektir. Ama Türkiye demokratikleşme süreci içinde etnik farklılaşmaları da tabiileştiren değişiklikler yapacak olursa ülkemiz rahatlayacak, sadece Amerika’dan değil, AB’den de Türkiye’ye yönelik eleştiriler azalacaktır. - Erdoğan’ın “Kendimizi başka yerlerde değil Avrupa’da görüyor, geleceğimizi Avrupa ile kurmayı tasavvur ediyoruz” sözünü de bu noktadan okuyabilir miyiz? Merkel’in, Türkiye’ye yaptırım ihtimalinin 10 Aralık’taki AB zirvesinde görüşüleceğini açıkladığını, Sözcü İbrahim Kalın’ın da günler öncesinden Brüksel’e gittiğini not düşelim... Sayın Cumhurbaşkanımızın sözlerinde samimi olmasını gönülden temenni ederim. Eminim ki kendisi de yaşanan tecrübelerin ciddi bir inandırıcılık sorunu yarattığının idraki içindedir. Ekonomimizin içinde bulunduğu çok yönlü güçlükleri aşması için AB ve ABD ile uzun vadeli işbirliğine ihtiyaç duyulması, bir ihtimal, bu son beyanlar yönünde ilerlemek için gereğinin yapılmasını teşvik edecektir. RUSYA'NIN DESTEK VERECEK DURUMU YOK- Türkiye-Rusya ilişkisi ABD ile daha büyük bir gerginliğe yol açar mı?Şunu unutmayalım ki bizim Rusya’yla anlaşamadığımız konu sayısı az değildir. Libya’da, Kıbrıs’ta, Suriye’de esas itibarıyla anlaşamıyoruz. Kafkaslar’da Türkiye’nin varlığı Rusya’yı pek heyecanlandırmıyor. Kırım’ın işgal yoluyla Ukrayna’dan alınmasını kabullenmiyoruz. Listeyi uzatmayayım ama anlaşmazlık konularımız zengin. Türkiye’nin Rusya’yı Amerika’ya karşı seferber edeceği bir dayanak olarak ileri sürmesi pek doğru olmayacaktır. Benim ümidim, Amerika’nın da Türkiye’nin tamamen Rusya’ya muhtaç duruma düşmesini yaratacak yollara başvurmamasıdır. Bütün sorunlara rağmen Biden’ın bu hususu gözetmesini bekliyorum. Biden yönetimi içinde bazı gruplar Türkiye’ye sert davranılmasını, diğerleri ise dosya bazında da ilişkilerin daha muntazam yürütülmesini savunuyor. Biden yönetiminin karşılaşacağı çok sayıda sorunu düşündüğümüz zaman herhalde Türkiye’yle büyük sorunlar yaratmak istemeyecektir. Türkiye şu anda oldukça büyük iktisadi güçlüklerle karşı karşıya. Bu güçlüklerin aşılmasında Rusya’nın Türkiye’ye büyük destek verecek bir durumu yoktur. Dolayısıyla, iktisadi çıkarlarımız ister AB ile, ister ABD ile olsun, sonsuz bir gerilime müsaade edecek nitelikte değildir. CONDOLEEZZA RİCE OLMASIN- Pompeo’nun İstanbul’da Fener Rum Patriği’ni ziyaretiyle devam edersek: Yedi ülkeyi ziyaret etti, hepsinde devletin zirvesiyle görüştü, amaTürkiye’de böyle olmadı. Üstelik “İstanbul’dayken kendisiyle temas etmek isteyen bir Türk yetkili olursa görüşmeye açık olduğunu” söyledi… Bunun diplomasi dilinde anlamı nedir?Bunun anlamı Pompeo’nun terbiyesizliğidir. Pompeo, daha önce de bu bölgeye geldi, yine Türkiye’nin hoşuna gitmeyen beyanlarda bulundu. Bir ülkeye gelip de “İsteyen beni İstanbul’a gelir görür” demek, başkenti ziyaret etmemek büyük bir nezaketsizlik ve kabalık. Pompeo zaten gidici. Şu andaki davranışlarını Amerikan dış politikası açısından değerlendirmektense iç politikasındaki geleceğe matuf hesapları açısından değerlendirmek daha doğru olur. - Ne yapmaya çalışıyor?Pompeo, Amerika içindeki lobilere selam veriyor. Bunlar arasında Köktendinci Hıristiyan lobisi, Musevi, Ermeni, Yunan lobisi var. Bunlara, “Bakın ben sizinle beraberim. Dört yıl sonra seçim dönemi geldiğinde herhalde hatırlar ve tercihinizi ona göre belirlersiniz” diyor. Pompeo’nun kibir yüklü nezaketsizliği sadece Türkiye ile sınırlı kalmadı. İsrail’de de gitti, Golan Tepeleri’ni ve kanunsuz Musevi yerleşmelerini gezdi. - Biden’ın dışişleri bakanının kim olacağı da önemli değil mi? Sizin bu konuda bir öngörünüz var mı?Bilmiyorum ama Condoleezza Rice’ın olmasını istemem, çünkü sert tabiatlı ve Türkiye’ye dostane yaklaşmayacağını tahmin ettiğim bir kişidir.   İpek Özbey

Salgında en büyük artışıerkek bakım setleri gösterdi. Mart/haziran döneminde satışyüzde altıbini aştı

Salgında en büyük artışı erkek bakım setleri gösterdi. Mart/haziran döneminde satış yüzde altı bini aştı figure > 14 Ekim’de halka arz için SPK’ye başvuran Arzum Küçük Ev Aletleri Üst Yöneticisi Mete Zadil, pandemiye karşın şirketin büyümeyi sürdürdüğünü anlattı. Zadil, pandemi döneminde tüketicinin ütüden uzaklaştığını, ekmek yapımı ve kişisel bakıma yöneldiğini söyledi. Dünyayı ve ülkeyi etkisi altına alan salgının en çok değiştirdiği alanlardan biri de evlerdeki alışkanlıklar oldu. Evlerdeki küçük ev aletleri kullanımında öncelik ve ağırlık sırası değişti. GFK verilerine göre geçen yılki büyüklüğü 5.4 milyar lira seviyesinde olan bu pazarda, pastadan önemli bir pay alan Arzum’un altı aylık verileri tüketimde küçülme olmadığı gibi kaydadeğer bir büyümeye işaret ediyor. Şirketin brüt kârı 30 Haziran 2019 tarihinde sona eren altı aylık dönemde 67.4 milyon lira iken, 30 Haziran 2020 tarihinde sona eren altı aylık dönemde 18.9 milyon liralık bir artışla 86.3 milyar liraya yükselmiş durumda. Şirketin yıl başından önce yapmak istediği halka arzı konuşmak için bir araya geldiğimiz Arzum Küçük Ev Aletleri Üst Yöneticisi (CEO) Mete Zadil, bu artışın yüzde 28’i aştığını belirterek şirketin pandemi döneminde de ciro artışını sürdürdüğünü anlattı. Arzum olarak pazarın büyük oyuncularından biri olduklarını belirten Zadil, “Şirket hasılatı, 30 Haziran 2019’da sona eren altı aylık dönemde 217.2 milyon lira iken, 30 Haziran 2020’de sona eren altı aylık dönemde 55.5 milyon liralık yani yüzde 25.5’lik artışla 272.7 milyon TL’ye ulaştı. 2019 yılında yurtiçi ve yurtdışı servis gibi tüm kanallarımız dahil toplam şirket cirosu 448 milyon TL olarak gerçekleşti” bilgisini verdi.SAÇ EVDE KESİLİRÇalışma biçimlerinden eğitime, yeme içmeden seyahate yeni normalin konuşulduğu pandemi dönemi, alışkanlıkları da değiştirdi. Mete Zadil’in günlük hayata ilişkin sorularımıza verdiği yanıtlardan anladık ki yaşam biçimleri yeni normalini çoktan bulmuş. Zadil’in verdiği bilgiye göre, erkeklerin saç ve sakallarını şekillendirmek için gösterdikleri çaba, erkek bakım setinin satışını yüzde altı binden fazla artırdı. Herkesin az buçuk aşçı olduğu, ekmek yaptığı bu dönemde satışları yüzde 100 hatta yüzde bin artan ürünler, ekmek yapma ve çay makineleri oldu. En büyük talep artışı Panetti ekmek yapma makinesinde gözlemlenirken detoks içeceklerinden sağlıklı birçok içeceği kolayca hazırlayabilmeye olanak tanıyan Shake’n Take Kişisel Blender da gözde ürünlerden biri olmuş. Zadil’in kendisinin de yoğunlukla kullandığı elektrikli modern sefertası Foodie, bu dönemde birçok tüketiciden teşekkür almış.HALKA ARZ YÜZDE 47’YE ÇIKABİLİRMete Zadil’in, Arzum’un halka arz, satış ağı, yeni pazarlar ve iharacata ilişkin verdiği bilgiler özetle şöyle:- Arzum, halka arz için 14 Ekim’de SPK’ye başvuru yaptı. Bugüne kadar iki özel sermaye fonu ortağı oldu. 6 kez özel sektör tahvili ihracı yapıldı. - Halka arzda, Özel Sermaye Fonu ortaklığı (Mediterra Capital Partners I’in iştiraki olan SDA International S.a.r.l.) sahip olduğu yüzde 47.5’e kadar payların halka arz edilmesi planlanıyor. Bu nedenle, halka arzdan şirkete bir para/sermaye girişi olmayacak. - Halka arz edilecek paylar özel sermaye fonuna ait. Arzum’un yüzde 51 oranında paylarına sahip olan Kolbaşı Ailesi hisse satmayacak. - Türkiye’de faaliyet gösteren Starbucks’ın bütün şubelerinde Arzum OKKA var. Starbucks’ın Türkiye dışındaki dört ülkedeki mağazalarında da OKKA kullanılıyor. - Merkezde, operasyonda toplam 146 kişilik bir organizasyon. Hizmet sağlayan üreticiler söz konusu. Fabrikalarda yani üretici bölümünde ise yaklaşık 3 bin 500 kişi var. Olcay Büyüktaş

Salgının derinleştirdiği kriz, binlerce işyerinin kapanmasına yol açtı

Salgının derinleştirdiği kriz, binlerce işyerinin kapanmasına yol açtı figure > Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) verilerine göre, 2020 Ocak-Ekim döneminde kapanan gerçek kişi ticari işletmelerin sayısı yüzde 16.61 artarak 18 bin 316’ya çıktı. Aynı dönemde kapanan şirket sayısı ise yüzde 12.6 artarak 11 bin 223’e yükseldi. TOBB’ye göre: - 2020 Ocak-Ekim aralığında en çok kapanan şirketler, yüzde 11 ile elektrik enerjisi üretimi alanında görüldü. - En çok şirket kapanışı olan ilk 10 faaliyet arasında ikinci sırayı ise yüzde 8 ile bina inşaatı aldı. Bunu yüzde 2.7 ile bilgisayar programlama faaliyetleri, yüzde 2.6 ile mühendislik faaliyetleri ve yüzde 2.52 ile de lokanta, seyyar yemek hizmeti faaliyetleri takip etti.SERMAYE AZALDI- Oteller ve benzer konaklama faaliyetlerinin kapanmadan aldığı pay yüzde 1.31 oldu. - Yılın ilk 10 ayında 102 banka şubesi açılırken, 189 şube kapandı. - 2020 Ocak-Ekim döneminde kurulan şirket sayısı ise 85 bini aştı. Ancak 2020 Ekim’de kurulan şirketlerin sayısında aylık bazda yüzde 3.2 azalış yaşandı. - 2020 Ekim’de kurulan şirketlerin sermayelerinin toplamı, bir önceki aya göre yüzde 21.6 düştü. cumhuriyet.com.tr

Barışİçin Akademisyenler: Almanya’da güvencesizlik, Türkiye’de işsizlik

Barış İçin Akademisyenler: Almanya’da güvencesizlik, Türkiye’de işsizlik figure > “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza attıkları gerekçesiyle kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) görevlerinden ihraç edilen ve tüm hakları ellerinden alınan Barış İçin Akademisyenler’den bir kısmı burs buldukları Alman üniversitelerinde akademik yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. Potsdam Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak çalışan Dr. Muzaffer Kaya, “Biz Türkiye’den buraya siyasi bir eylemin bedeli olarak geldik. Belki çok büyük bir eylem değildi ama sonuçları ağır oldu. Türkiye’de beraat ettiğimiz halde işlerimize dönüp dönmeyeceğimiz belirsiz. Dolayısıyla bu bir geleceksizlik getiriyor bizlere” diye konuştu. Almanya, AKP hükümetinin 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan ettiği olağanüstü hal (OHAL) döneminde çıkarılan KHK’lerle görevlerinden ihraç edilen Barış İçin Akademisyenler’in, ülkeyi terk etmek zorunda kalmalarının ardından en çok gittikleri ülkelerin başında. Bu durumun altında ise Almanya’daki devlet destekli vakıfların risk altında bulunan akademisyenlere diğer ülkelere oranla daha fazla burs olanağı sağlaması yatıyor. 200 civarı “Barış İçin Akademisyenler” bildirisi imzacısı akademisyenin ihraçların ardından Almanya’ya geldiği tahmin ediliyor. Büyük bir kısmı ise Berlin’de. Burada yaşayan akademisyenlerin temel sorunları arasında hâlâ çözülemeyen pasaport problemi ve Alman akademisinin güvencesizliği var. Akademisyenler bir yandan Türkiye’de kalan meslektaşlarıyla dayanışmak için çok sayıda faaliyet yürütürken bir yandan da kendi tabirleriyle “bildikleri en iyi şeyi yapmaya” devam ediyorlar. Yani dersler vermeye... Bildiri imzacılarından akademisyen Muzaffer Kaya, 2016 yılında cezaevinden çıktı. Nişantaşı Üniversitesi Sosyal Hizmetler Bölümü’nden ihracının ardından Türkiye’de bir süre iş arayan Dr. Kaya, OHAL başlayınca bunun artık imkânsız hale geldiğini söylüyor. Bu süreçte bulduğu bir bursla Berlin’e gelen Kaya, şu anda da misafir araştırmacı olarak Potsdam Üniversitesi’nde çalışıyor. Almanya’daki akademisyenlerin yaşadıkları zorlukları da anlatan Kaya şöyle devam ediyor: “Buraya gelenler süreli burslarla geldiler. Bu bursların uzunluğu en iyi ihtimalle 2 yıl ve sonrası tamamen belirsiz. Türkiye’de beraat ettiğimiz halde işlerimize dönüp dönmeyeceğimiz belirsiz. Buradaki akademi de son derece güvensiz hatta Türkiye’den daha neoliberal şartlarda. Dolayısıyla bu bir geleceksizlik getiriyor bizlere. Buradaki arkadaşlarımızın bazılarının bursu bitti. Türkiye’ye dönseler zaten iş bulamayacaklar. Bu iktidar sürerken Barış İçin Akademisyenler’in Türkiye’de iş bulması pek olası görünmüyor.”‘SONUÇLARI AĞIR OLDU’Bu dayanışma faaliyetleri kapsamında bir dernek oluşturduklarını belirten Kaya, şu anda 100 civarında üyelerinin bulunduğunu belirterek dayanışma faaliyetlerini şöyle anlatıyor: “Biz Türkiye’den buraya sonuçta siyasi bir eylemin bedeli olarak geldik. Bu belki çok büyük bir eylem değildi ama sonuçları ağır oldu. Dolayısıyla barış ve demokrasi isteğimizi, demokratik duruşumuzu burada da sürdürmeye çalışıyoruz. Buradaki Türkiyeli demokratik kesimlerle de bağ kurmaya çalışıyoruz.”‘AİLEM TRAVMA GEÇİRDİ’15 yıl çalıştığı Yıldız Teknik Üniversitesi’nden 2017’de ihraç edilen Şehir Plancısı Tuba İnal Çekiç de Humboldt Üniversitesi’nde araştırmacı olarak görev yapıyor. Çekiç, “Türkiye’de kalmış olsaydım profesör olmuş olabilirdim ama burada hala bir ara kademede çalışır durumdayım. Burada, bize bakış açısı sorunlu olabiliyor. Türkiye’den geldiyseniz hiçbir şey bilmiyormuşsunuz gibi davrananlar olabiliyor. Ancak Türkiye akademisi öyle bir yer değil” diyor. Türkiye’ye ilişkin düşüncelerini sorduğumuzda ise şu yanıtı veriyor: “Türkiye’ye dönmekle ilgili şu aşamada bir planım yok, çünkü tek başıma yaşamıyorum, bir ailem var. 4.5 senedir burada yaşıyoruz ve zaten onlar da bu süreçte bir travma geçirdi. Eşim işini, çocuğum okulunu bırakıp gelmek zorunda kaldı. Dönsek bile artık eski üniversitelerimizde çalışmamızın çok kolay olabileceğini sanmıyorum. Arada kırgınlıklar, kızgınlıklar var. Bizim için dönmek o kadar kolay olmayacaktır.” Tuğba Özer

CHP’li Bakırlıoğlu: Turquality zenginleşme aracıolarak kullanılıyor

CHP’li Bakırlıoğlu: Turquality zenginleşme aracı olarak kullanılıyor figure > CHP Manisa Milletvekili Ahmet Vehbi Bakırlıoğlu, birkaç firmanın Turquality’i zenginleşme aracı olarak kullandıklarına dikkat çekti. CHP Manisa Milletvekili Ahmet Vehbi Bakırlıoğlu, dünyada olumlu Türk malı imajı yerleştirilmesi amacıyla oluşturulan devlet destekli ilk ve tek markalaşma programı olan Turquality kapsamındaki desteklerin “devletin parasını yağmalamaya” dönüştüğünü vurguladı. Birkaç firmanın bu kapsamda verilen destekleri zenginleşme aracı olarak kullandıklarını belirten Bakırlıoğlu, “Bu firmalar kimdir, nedir, tek tek açıklanmasını istiyoruz” dedi. TBMM Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu üyesi CHP’li Bakırlıoğlu, Turquality’de amacın güzel, ancak uygulamanın yanlış olduğuna işaret etti. Bakırlıoğlu, “Çünkü bu kapsamda yapılan desteklerin büyük kısmı limitsiz. Birkaç firma bunu zenginleşme aracı olarak kullanıyor. Destekler resmen devletin parasını yağmalamaya dönüşmüş” dedi. Sayıştay’ın da 4 yıldır Turquality desteklerinin yanlış uygulandığını, amacı dışında hak etmeyen firmalara destek verildiğini tespit ettiğine işaret eden Bakırlıoğlu, tebliğe aykırı şekilde milyonlarca lira fazladan ödeme yapıldığının raporlarda yazdığını vurguladı. Ancak Ticaret Bakanlığı’nın yanlışta ısrar ettiğini kaydeden Bakırlıoğlu, “Her yıl yeni skandallar ortaya çıkıyor. Amaç nedir? Global Türk markaları yaratmak. Marka potansiyeli olan firmalara global bir marka olma yolunda finansal kaynak sağlamak. Peki, bir dünya markası yaratılmış mı? Hayır” dedi. Buna karşın desteklerin düzenli ödendiğini, hâlâ da ödenmeye devam ettiğini belirten Bakırlıoğlu, “Bakanlığın tebliğlerde gerekli değişiklikleri yapmayarak usulsüzlükte ısrar etmesini anlamak mümkün değil” dedi. Bakırlıoğlu, yurtdışı mağazalarında hem kendi markasını hem de birçok yabancı markaların satışını yapan bir ayakkabı firmasının “Türk Ürünlerinin Yurtdışında Markalaşması, Türk Malı İmajının Yerleştirilmesi ve Turquality®?’nin Desteklenmesi Hakkında Tebliğ” kapsamında sadece Türk markası oranında desteklenmesi gerekirken, “hizmet firması” kabul edilerek, “Döviz Kazandırıcı Hizmet Sektörleri Markalaşma Destekleri Hakkında Karar” kapsamında yüzde 100 oranında desteklendiğine işaret etti. Söz konusu ayakkabı markasına diğer hiçbir firmaya sağlanmayan bir imtiyaz tanındığını dile getiren Bakırlıoğlu, “Irak Bağdat’ta faaliyet gösteren firmanın 15 ay boyunca genel giderler dahil olarak ayda 50 bin dolar destekten usulsüz şekilde faydalandığı görülmüştür. Irak’ta faaliyette bulunan 4 yurtdışı mağazasının 2019 yılı sonuna kadar toplam 507 bin 210 dolar destekten faydalandığı ve halen de faydalanmaya devam ettiği görülmektedir” diye konuştu. Bakırlıoğlu, Sayıştay raporunda usulsüzlüklerine geniş şekilde yer verilen ayakkabı firmasının, “ayakkabı satışından değil de devlet desteği ile zenginleşen” hangi firma olduğunu merak ettiklerini söyledi. “Uluslararası marka yaratacağız” diye çıkılan yolda devletin milyarlarca lira parasının heba edildiğini belirten Bakırlıoğlu, “Birileri bu parayla zengin olmuştur. Yaratılan tek marka yağma markasıdır ve adı Turquality®?’dir” dedi. Bugün TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Ticaret Bakanlığı bütçesinin ele alınacağına işaret eden Bakırlıoğlu, “Bugün bakanlık bütçesi görüşülürken bakandan açıklamasını isteyeceğiz. Devletin parası heba ediliyor. Bu firma kime ait? Açıklansın” dedi. Mustafa Çakır




Gallery

İnternet Nasıl Çalışır

Newsletter