Turkish News Agency - TNA - THA

Turkish News - Türk Haber Ajansı - Haberler

Sunday, 02.28.2021, 03:20 PM (GMT)

Search by date: 2/3/2021

Edebiyat ve aşk

Edebiyat ve aşk Edebiyatın var oluş nedenlerinden ve temel izleklerindendir aşk. Aşksız bir yaşam düşünemeyen insanlık, geleceğe kalmanın, insan olmanın farklılığını kanıtlamanın bir aracı olarak sanatla özgürleşirken, yarattığı bu gerçekliğin temeline aşkı da koymuştur hep. Aşk ve edebiyat birbirini ve insanı tamamlayan bir vazgeçilmezliktir. /Archive/2021/2/3/001827999-ic1.jpg“Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da,hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil...” Nâzım HikmetEdebiyatın günümüze kadar gelen kalıcı, değerli ürünlerine baktığımızda en temel izleklerden birinin aşk olduğunu görürüz. Destanlardan, sözlü dönemlerden günümüze tüm edebiyatta var olan gerçekliğin en önemlilerindendir aşk.Savaşların anlatıldığı edebiyat yapıtlarında da arka planda mutlaka aşk yer alır. Homeros’un destanlarındaki onca savaş görünümlerinin arkasına yerleştirilen Güzel Helena olayının başka bir açıklaması yoktur. Ya da dünyanın önde gelen savaş romanlarından örneğin Savaş ve Barış’ın, Durgun Don’un, Fırtına’nın, Çanlar Kimin İçin Çalıyor’un aşklarla da dolu olduğu unutulamaz.Aşkın ve savaşın insanlığı geleceğe aktaran, yaşamın vazgeçilmez birer parçası olduğu bir gerçekliktir. Elbette aşkı da, savaşı da yalnızca kavramların özgün karşılığı olarak alamayız.Aşkı, cinsel aşktan, yurt sevgisine, doğa sevgisine, yaşam sevgisine, savaşı da yaşamın güzelleştirilmesi kavgasına, aydınlıkla karanlığın savaşımına doğru genişleterek algılamalıyız. İnsanın aydınlık ve özgürlük arayışının savaşımı bu iki sevdada bütünleşir. Tek tek insanlarla ilgili ya da toplumla ilgili aşklar ve savaşlar insanlığın yaşantısı, düşü umudu ve geleceğidir. DÜŞÜN VE İNANÇLA BİR BÜTÜN!Toplumların yaşama koşullarına göre kimi zaman en öne çıkan, kimi zaman geri plana itilen ama mutlaka var olan aşk gerçeği edebiyatın vazgeçilmez bir ögesidir. Aşkın düşünceyle ve inançla bütünleştirilmesi de edebiyat tarihinin çok önemli bir gerçeğidir. En diri kavga şiirlerinden, en eski halk öykülerinden başlayarak tüm edebiyat ürünlerindeki altyapıyı oluşturan bir öge olarak görmek gerekir aşkı.Aşkın, edebiyattaki yeri zamanla, yaşla, doğayla, yaşama biçimiyle ilgili olarak değişik boyutlarda olmakla birlikte mutlaka vardır. Mitolojideki Daphne-Apollon, Eros-Psykhe, Helena-Paris, Afrodit-Ares, Narkissos-Echo, Odysseus-Kalypso, Orpheus-Eurydike, Apollon-Heliotrope aşkları, yüzyıllardır edebiyatın işlediği konulardandır.DÜNYANIN EN GÜZEL AŞKLARIEdebiyatın - ve tarihin - efsaneleşmiş ve toplumsal yaşamla bütünleşmiş Kleopatra-Antonius, Tac Mahal’le simgelenen Şah Cihan-Mümtaz Mahal, Kanuni-Hürrem, Napolyon-Josephine, Kafka-Milena, Sartre-Beauvoir, Aragon-Elsa, Nâzım-Piraye gibi aşkları da vardır.Shakespeare’den başlayarak Neruda’ya, günümüze uzanan dünya şiirinde vazgeçilmez bir yeri olan aşkın klasik romanlarının hem yayımlandığı günlerde hem de günümüzde keyifle okunması bunun kanıtıdır:Genç Werter’in Acıları (Goethe), Rüzgâr Gibi Geçti (M. Mitchell), Uğultulu Tepeler (E. Bronte), Muhteşem Gatsby (Fitzgerald), Aşk ve Gurur (Austen), Jane Eyre (C. Bronte), İlk Aşk, Bahar Seli (Turgenyev), Anna Karenina (Tolstoy), Beyaz Geceler (Dostoyevski), Yüzbaşının Kızı (Puşkin), Madame Bovary (Flaubert), Kırmızı ve Siyah (Stendhal), Vadideki Zambak (Balzac), Bir Aşk Sayfası, Nana (Zola), Doktor Jivago (Pasternak), Aragon’un “Dünyanın en güzel aşk öyküsü” dediği Cemile, Selvi Boylum Al Yazmalım (Aytmatov), Kolera Günlerinde Aşk (Marquez)…Edebiyatımızda, ilk sözlü ürünlerden başlayarak örneğin, Fuzuli’nin “Aşk imiş her ne var âlemde” dizesiyle de ortaya çıkan bir anlayış, aşkın, divan şiirinin en temel izleklerinden biri olduğunu gösterir.Halk şiirimizde, âşık edebiyatında da aynı boyutta var olan bu gerçeklik, tekke şiirinde zaman zaman sevgiliye, zaman zaman inanca yöneliktir: Ferhat-Şirin, Kerem-Aslı, Tahir-Zühre, Leyla-Mecnun, Asuman-Zeycan, Arzu-Kamber, Yusuf-Züleyha, Karacaoğlan-İsmikan, Elif -Mahmut, Derdiyok-Zülfüsiyah, Emrah-Selvihan… Aynı gerçeklik Tanzimat’tan sonraki edebiyatımızın tümünde de asıl ya da yan izlek olarak sürer.EDEBİYATIMIZIN KLASİKLERİEdebiyatımızın klasiklerinden akla ilk gelen romanlar şöyle sıralanabilir: Kalp Ağrısı (Halide E. Adıvar), Dudaktan Kalbe, Çalıkuşu (Reşat N. Güntekin), Eylül (Mehmet Rauf), Aşkı Memnu (Halit Z. Uşaklıgil), Huzur (Ahmet H. Tanpınar), Kürk Mantolu Madonna (Sabahattin Ali), Cemile (Orhan Kemal), Ağrı Dağı Efsanesi (Yaşar Kemal), Bir Gün Tek Başına (Vedat Türkali), Zeliş (Necati Cumalı), Bir Kadının Penceresinden (Oktay Rıfat)…Nâzım Hikmet’in, Attilâ İlhan’ın, Ahmed Arif’in, Cemal Süreya’nın, Turgut Uyar’ın, Hasan Hüseyin’in, kısacası edebiyatımızın neredeyse tüm şairlerinin şiirlerinde aşkla sarmaş dolaş oluruz.Yaşamın sanatlaştırılması, güzelleştirilmesi, anlamlandırılması, insanın ölümsüzleşmesi demek olan özgürlüğün gerçekleştirilmesinde aşkın ve aşk edebiyatının katkısı yadsınamaz. Yaratıcı insanın yarattığı sanat aracılığıyla aktardığı her üründe aşkın izlerini, çırpıntılarını, hiç değilse gölgelerini görmek sanatın doğasındadır.Aşk, edebiyatı yüzlerce yıldır derinden etkilenmiştir. Aşkla tanışanların aşk edebiyatıyla aşklarını büyüttükleri de söylenebilir. Yüzlerce yıllık insanlık tarihinin aynasında gördüğümüz aşkla edebiyatın birbirini ve insanı tamamlayan bir vazgeçilmezlik olduğudur.Aragon’un “Mutlu Aşk Yoktur” şiirinin son dizeleriyle aşkı, aşk edebiyatını selamlayalım:“Hüsranla bitmeyen aşk yoktur/ Yara açmayan aşk yoktur kalpte/ İz bırakmayan aşk yoktur insanda/ Ve tıpkı senin gibidir vatan aşkı da./ Gözyaşlarına boğulmayan aşk yoktur/ Mutlu aşk yoktur/ İkimizin aşkıdır bu gene de.” Öner Yağcı

Devrini aşan yapıt!

Devrini aşan yapıt! Amerikan edebiyatının başyapıtlarından, Pulitzer ödüllü Bülbülü Öldürmek’in unutulmaz karakteri Jean-Louise “Scout” Finch, yirmi yıl sonra New York’tan çocukluğunun geçtiği kasabaya, babası Atticus Finch'in yanına, yuvaya dönüyor. Babası Atticus’un hayal kırıklığı yaratan değişimi, artık 26 yaşında genç bir kadın olan Scout’u derinden etkiliyor. Usta yazar Harper Lee, yarım asır sonra yeniden okurlarıyla buluştuğu Tespih Ağacının Gölgesinde’de, kendi kurduğu dünyayı, yarattığı algıyı tümden yıkıyor. Tarihsel bir dönemi güçlü ve gerçekçi çağrışımlarla aktarıyor. /Archive/2021/2/3/001356658-1-.jpg“Destenin en tepesindeki kart beyaz adama, en dibindeki kartsa siyah adama...”Harper Lee’nin ilk romanı Bülbülü Öldürmek, 1960’da ilk kez yayımlandığında ülkesi ABD’de büyük bir ses getirmiş, ardından Pulitzer Ödülü’nü almış, ünü tüm dünyaya yayılmıştı. O günden sonra Dünya tam altmış kez kendi etrafında döndü ve geldiğimiz noktada aslında çok az şey değişti. 2020 yalnızca tüm dünyayı etkisi altına alan, yaşamı durduran, düzeni alt üst eden bir salgın hastalık nedeniyle değil, aynı zamanda “Black Lives Matter” hareketiyle, ABD’de Afro-Amerikan kökenli halka karşı uygulanan sistematik şiddet ve ırkçılıkla da anılacak.Aradan yarım asırdan fazla geçmesine rağmen adalet kavramının içi bir türlü doldurulamıyor, tek yapabildiği patlak bir teker gibi oradan oraya savrulmak. Bu sebeple, Lee’yi elli yıl sonra yeniden okurlarıyla buluşturan ikinci kitabı Tespih Ağacının Gölgesinde onun ne kadar büyük bir toplum gözlemcisi olduğunu kanıtlar nitelikte./Archive/2021/2/3/001421892-5-.jpgBÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEKŞimdi zamanı geri saralım ve Lee’ye tek kitabıyla müthiş bir şöhret kazandıran, filmi çekilen ve hatta filmin başrolünü Oscar ile buluşturan Bülbülü Öldürmek kitabına bakalım. Yer: Maycomb, Alabama. Amerika’nın güneyindeki bir taşra kasabası. Konumuz, bir türlü kurtulamadığımız şu ırkçılık ve eşitsizlik. Kahramanımız böylesine ağır bir meselenin içinde olması beklenmeyecek biri, bir çocuk: Scout Finch.Kasabadaki siyahilerden biri haksız yere suçlanır ve Scout’ın babası avukat Atticus Finch, herkesi karşısına alarak onu savunur. Scout bir yandan büyürken bir yandan da zihnindeki eşitlik, özgürlük, adalet, ırkçılık, ayrımcılık, ön yargı, sınıf çatışması kavramları da bu olay çerçevesinde ve Atticus ölçeğinde gelişir.Lee tüm bunları bizlere bir çocuğundan gözünden öyle bir doğallıkla anlatır ki, sayfalar ilerledikçe Scout ile birlikte biz de büyürüz, biz de aynı saflık ve hayranlıkla babamızı izleriz adeta. Ön yargılardan kurtulmayı, ırkçılığa karşı savaşmayı öğreniriz. Dışlanırız, hedef gösteriliriz, toplumun içinde yapayalnız kalırız.Derken Harper Lee’nin kendi devrini aşan yapıtının üzerinden yarım asır kadar geçmişken hikâyenin devamı çıkagelir: Tespih Ağacının Gölgesinde, ilk kez yayımlandığı 2015’te, dünya edebiyat sahnesini yerinden oynatır ve son yılların en büyük edebiyat olayı olarak anılmaya başlar. Bunda sadece Lee’in yıllar sonra yeni bir kitabının çıkması etken değil elbette. Kitap bu kez bambaşka bir Maycomb manzarası taşıyordur ve işte bu, birçok şeyi sarsmaya yeter.Yazar bu kez tam yirmi yıl sonrasına gidiyor, kahramanımız yine aynı kişi, ancak bu kez bir çocuk değil, o artık hayatının Scout aşamasını tamamlamış yirmi altı yaşında bir genç kadın: Jean Louis Finch.Jean Louis, çok uzun yıllar önce New York’a taşınmıştır ve ailesini ziyaret etmek üzere Maycomb, Alabama’ya dönecektir. Geri dönüşü bir nostalji turundan çok tam anlamıyla bir düş kırıklığına dönüşür, kasaba kesinlikle geride bıraktığı gibi değildir. Vaktiyle ezbere bildiğini düşündüğü insanları tanıyamaz hâldedir, benliğini üzerine inşa ettiği tüm değerler alt üst olur./Archive/2021/2/3/001458361-6-.jpgIRKÇI VE DÖNEK BABA!Babası Atticus artık epey yaşlıdır. Tek başına yaşayamadığı için halası ona eşlik eder. Jean Louis’in bir türlü yaranamadığı, aralarındaki gerilimin asla dinmek bilmediği, içinde yaşadıkları toplumun tam anlamıyla bir yansıması olan halası Alexandra’yla didişmeye devam eder. Ancak onu asıl şaşırtan elbette halası değildir, o zaten en başından beri ön yargılı ve de ırkçı bir tutum sergilemiştir. Jean Louis’i yerle bir eden asıl mesele, Atticus Finch’in akıl almaz dönüşümüdür.O masum siyahiye karşı açılan davayı almasaydı çocuklarının gözüne nasıl bakacağını sorgulayan, adeta insan üstü bir varlık gibi adalet dağıtan, güçlü, kuvvetli ve de mağrur adam gitmiş, yerine toplumun olanca basitliğine, cehaletine, eşitsizliğine ayak uyduran bir ihtiyar gelmiştir. Karşısındaki hiç tanımadığı bu baba, ırkçıdır, savunduğu davaya sırt çevirmiştir.Jean Louise kendisini aldatılmış hisseder, yıllar önce geride bıraktığı bu kasaba, çocukluğuyla birlikte yok olup gitmiştir sanki. Karakterini şekillendiren tüm değerler domino taşları gibi tek tek düşerken genç kadın anılarına tutunmaya çalışır./Archive/2021/2/3/001519173-2-.jpgADALET İLE ‘ADALET’ ARASINDAKİ FARKTozlu raflardan anıları çeker, artık hayatta olmayan abisi Jem’i, çocukluk arkadaşları Dill’i ve şimdi onunla evlenmek için yanıp tutuşan, babasının Jem’in yerine koyduğu Henry’yi. Jean Louise iki çapraz ateşin içinde paramparça olur. Kasabada geçen çocukluğu ve kentte serpilen yetişkinliğinde tanımakta güçlük çektiği babasıyla mücadele halindedir.“Bana neden adaletle adalet arasındaki, doğruyla doğru arasındaki farkı öğretmedin? Neden yapmadın bunu?.. Neden gözümü açmadın, bana tarih ya da senin için bir anlam taşıdığına inandığım şeyleri okurken dikkatli davranmadın ve her şeyin etrafında Sadece Beyazlara yazılı bir çit bulunduğunu söylemedin?”Bu gerçek, adaletle adalet arasında fark olduğu, adaletin de birilerinin kuralına göre yazıldığı gerçeği Jean Louise’in karşısına acımasız bir hayalet gibi dikilir. Bu, Bülbülü Öldürmek’te kalmış Atticus’un hayaletidir.Harper Lee, öyle muhteşem bir yazar ve öyle titiz bir gözlemci ki, kendi kurduğu dünyayı, yarattığı algıyı tümden yıkıyor. Tek seferde, elinin tersiyle. Anlattıklarının hepsi öyle gerçek, öyle insana özgü ki, tek bir satırı bile abartılı ya da olanaksız bulamıyorsunuz. Bunca değişim ve dönüşümün ne denli mümkün olabileceği, toplumların ve insanların hayli değişken halleri, acımasızlıkları tam da oldukları gibi, herhangi bir ekleme ya da çıkarma yapılmadan, belki de her satırın arasında tekrar tekrar aktarılıyor.Tespih Ağacının Gölgesinde / Harper Lee / Çeviren: Püren Özgören / Epsilon Yayınevi / 256 s. / Eylül 2020. Olcay Mağden Ünal

Yazınsal deneme

Yazınsal deneme Eline kalem alan, çağının yazarlarını bilmekle yetinmemeli; değişimlerin toplumsal, bireysel boyutlarını yansıtan klasikleri de tanımalıdır. Bu bağlamda insan gerçeğinin kavranıp anlatıya dönüştürülmesinin ana kaynağı olan yazınsal denemenin bir toplumun düşünsel düzeyinin göstergesi olduğu da unutulmamalı... /Archive/2021/2/3/001035504-kapakic.jpgDENEMEDeneme dümdüz bir anlatı sanılır. Oysa deneme, kimi durumda öykü damlacıklarından, romanın geniş soluğundan, eleştirinin gerçekçi bakış açısından beslenen bir anlatıya dönüşür. Hevesli bir lise öğrencisinden, en yetişkinine, hatta adlı sanlı yazarına herkes deneme yazabilir. Ama yazınsal türde deneme yazan azdır.İlk akla gelen Ahmet Haşim, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Salah Birsel, Nermi Uygur’dur.Batı yazınında şairinden romancısına deneme yazmayan yazar yok gibidir. Denemeyi anlatı dünyasına kazandıranlar ise Montaigne ile Francis Bacon’dır. Başta André Gide, Albert Camus olmak üzere yüzlerce yazar adı da sıralanabilir.Deneme, okullarda duygu, düşünce ve görüşlerin kesin yargılara varmadan, içtenlikli bir üslupla dile getirildiği bir yazın türü olarak öğretiliyor. Öğrenciye ipucu veren bu tanım yeterli sayılsa da, yazınsal denemenin dışında kalır.Denemeyi yazın dünyasına armağan eden Montaigne, üç ciltten oluşan Denemeler adlı kitabının önsözünde bu bağlamda aydınlatıcı bir açıklama yapıyor: “Eğer mümkün olsaydı karşınıza anadan doğma çıkardım. Kitapta size asla bir şey kanıtlama iddiam yoktur. Elimden geldiğince size beni anlattım. Bana hak vermenizi ya da yargılarınızı istemiyorum.”MONTAIGNEMontaigne, insan yaşamında akla gelecek her türlü tutum ve davranışları kendi ürettiği düşüncelerle İlk Çağ yazarlarına göndermeler yaparak daha da geliştirmiştir. Montaigne, düşüncesini özgürce söylerken kimsenin ona hak vermesini, yargılamaya kalkmasını istemiyor, insana özgürce düşünmenin yolunu açıyor.Denemenin amacı bilgi vermek değil, düşünceyi açımlayan konuları, insan hayatının içine girerek yerine oturtmaktır. Montaigne, “Her insanda insanlığın bütün halleri” vardır ana düşüncesi bağlamında genellikle şu konuları işlemiştir denemelerinde: Kendini tanımak, anlamak, yüreğin aynası, bilgi, ruh ve beden, korku, korumak...Montaigne’den korku üzerine beş aforizmadan birkaç örnek:“Beni korkutan ölüm değil, ölüyor olmak.”, “Neden sürekli hayattan şikâyet ediyorsunuz? Sürekli acı içinde yaşıyorsanız, bu sizin korkaklığınız yüzündendir.”, “En korktuğum şey korkunun kendisidir, bir kez sardı mı vücudu diğer duyguların önüne geçer.”, “Korkunun bana yaptırdığı şeyleri korkmadan da yapabilirsem gerçekten güçlü olurum.”, “Korktuğumuz insanlardan gördüğümüz saygı, gerçek saygı değildir.”Bu konuların işlenişinde bilgi kaynaklarının yanında geniş bir felsefe bilinci de var.FRANCIS BACONBacon ise ölüm, öç, mutsuzluk, iki yüzlülük, ana-baba-çocuklar, sevgi, iyilik, huy güzelliği, soyluluk, toplumsal kargaşa, boş inanç, ülke yönetimi, kurnazlık, çıkarcılık, bilge görünmek, dostluk, para, krallık, sağlığın korunması, kuşku, sömürgeler, insan yaratılışı, eğitim ve insan ilişkileri üzerinde yoğunlaştırır düşüncelerini.İşlenen konular karşılaştırıldığında, denemenin bu iki büyük ustasının, üsluplarının yanında konu seçimi yönünden de farklı yönleri var. Bu da, denemenin neredeyse kalıplaşmış bir tanımla, şiir, roman, öykü gibi “çağının aynası” olduğunu gösteriyor.Ayrıca, Montaigne’in konu alanlarına düşünsellik egemenken, Bacon, yaşadığı çağın gereği olan insan ilişkileri üzerinde durmuştur. Onları birleştiren bir yan ise, dil düzeylerindeki kendilerine özgü değişkenliktir.Sözcüklerin Vicdanı, İnsan Yüreğine Yolculuk, O İyi Kitaplar Olmasaydı, Anadilin Toprağında adlı deneme kitaplarının yazarı Emin Özdemir, bir yazısında deneme yazarlarının dilsel özelliklerine değiniyor:“Deneme, düzyazının sorgulayan gücü, kendine özgü söylemi olan yazınsal bir türdür. Kimileri, yazınsal bir tür olmanın ötesinde bir söylem biçimi olduğunu savunurlar. Oysa denemesel söylem ise, dille içli dışlı olmayı, sözcüklerin iç evrenine uzanmayı, bu evrenin katlarında dolaşarak onlara yeni boyutlar kazandırmayı gerektirir.”Öyle olmasaydı, döneminin ünlü deneme yazarı Ahmet Haşim, bir başparmağı ele alarak aklın, insanın gelişim evrelerini böylesine yalın, mantık ürünü kanıtlarla doğruladığı bir deneme yazabilir miydi?“Başparmak, insan medeniyetinin yarısını vücuda getirdikten sonradır ki, dimağ, kemik mahfazasında tabii uykusundan silkinerek konuşmaya başlamış ve belki insan işlerine karışması faydadan ziyade zarar vermiştir. Aklın başparmağa nazaran esaret veya galibiyetine göre medeniyet ilerlemiş veya gerilemiştir. Bütün taş ve demir sanayisi başparmağın, felsefe ve edebiyat gibi boş hünerler de zekânın eseridir. Orta Çağı aklı, bugünkü Amerika’yı ise başparmak yapmıştır. Bizde de başparmağın akla ve ukalalığa üstün gelmesini temenni etmek hepimizin kutsal bir vazifesi olmalı.”DİLSEL BİLİNÇJean-Paul Sartre, sözü yazarın dili iyi kullanmasına bağlayarak “Önemli olan konu değil, onun nasıl işlendiğidir.” der. Sartre’ın sözü, yalnızca deneme için değil yazınsal olan her anlatı için de geçerlidir.Aziz Nesin, “Üç insanımızdan biri şairdir.” demişti bir yazısında. Son zamanlarda bu gerçek daha da belirginleşmiştir. Yazınsallığı kavramadan, belli başlı şairleri, anlatıcıları okumadan şiir, roman yazarları türedi. Oysa eline kalem alan, çağının yazarlarını bilmekle yetinmemeli; değişimlerin toplumsal, bireysel boyutlarını yansıtan klasikleri de tanımalıdır. Bu bağlamda insan gerçeğinin kavranıp anlatıya dönüştürülmesinin ana kaynağı olan yazınsal denemenin bir toplumun düşünsel düzeyinin göstergesi olduğu da unutulmamalı... Adnan Binyazar / Cumhuriyet Kitap Eki

Sâdık Hidâyet'ten dev bir hesaplaşma; Kör Baykuş

Sâdık Hidâyet'ten dev bir hesaplaşma; Kör Baykuş İran edebiyatını uluslararası edebiyatın bir parçası haline getiren ve “Doğu’nun Kafka’sı” olarak kabul edilen Sâdık Hidâyet’in romanı Kör Baykuş, zihni yavaş yavaş parçalanan, benliğini kaybeden kahramanıyla; hayatla, çocuklukla, anılarla, aşkla, cinsellikle, varoluşla, Tanrı’yla ve ölümle büyük bir hesaplaşmanın romanı. /Archive/2021/2/3/000747334-ic1.jpg“Başyapıt diye bir şey varsa budur!”André Breton“Sâdık Hidâyet’in yarattığı karakterin kalbinde iki itici güç yatıyor: Yaratma arzusu ile unutulmak ve ölüm arzusuyla kabuğuna çekilme.”Deırdre Lashgarİran edebiyatını uluslararası edebiyatın bir parçası haline getiren ve “Doğu’nun Kafka’sı” olarak kabul edilen Sâdık Hidâyet’in Kör Baykuş’u; hayalle gerçeğin, aydınlıkla karanlığın, umutla umutsuzluğun iç içe geçtiği yetkin bir edebi yolculuk.Zihni yavaş yavaş parçalanan, benliğini kaybeden kahramanıyla; neyin gerçek, neyin hayal olduğunun anlaşılamamasıyla; geçmişin ve şimdinin iç içe geçmesiyle; afyon dumanları arasında değişen, dönüşen atmosferiyle; melankolik, kötümser, karanlık ruh haliyle; huzursuz ediciliğiyle benzersiz bir metin./Archive/2021/2/3/000809693-ic2.jpg1951’de Paris’te intihar eden Sadık Hidayet, Kör Baykuş’ta modern anlatım teknikleriyle doğunun masalsı atmosferini kusursuzca buluşturuyor.“Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar” cümlesiyle başlayan roman, dış dünyaya alışılmadık yorumlar getiriyor.Okuru adeta sürrealist bir tablonun karşısındaymış gibi hissettiren Kör Baykuş hayatla, çocuklukla, anılarla, aşkla, cinsellikle, varoluşla, Tanrı’yla ve ölümle büyük bir hesaplaşmanın romanı.Kitaptan bir bölüm okumak için: https://www.iletisim.com.tr/Images/UserFiles/Documents/Gallery/kor-baykus.pdfKör Baykuş / Sâdık Hidâyet / Çeviren: Ali Fuat Bilkan / İletişim Yayınları / 111 s. Cumhuriyet Kitap Eki




Gallery

İnternet Nasıl Çalışır

Newsletter